Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Selânikî dini kullandı

Taraf gazetesinden Neşe Düzel’in İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı olan tarihçi Mehmet Ö. Alkan ile yaptığı röportajdan:

NEŞE DÜZEL: Birinci Meclis dualarla açılıyor. Selânikî neden Birinci Meclis’i camide dualar ederek açtı?

- MEHMET Ö. ALKAN: Cuma namazından sonra, dualarla açıldı Meclis. Zaten 1925′e dek Mustafa Kemal’in konuşmalarında hep İslam yer alır. Çünkü din, aynı zamanda iktidarı meşrulaştırmanın çok iyi bir aracıdır. Şu unutulmamalı, Mustafa Kemal çok iyi bir siyasetçi. Toplumun Osmanlı’dan beri dinî söyleme çok alışık olduğunu biliyor. Oysa o, Mustafa isminden de hoşlanmıyor.

NEŞE DÜZEL: Neden hoşlanmıyor?

- MEHMET Ö. ALKAN: Peygamber’in ismi de Mustafa aynı zamanda. Muhammed Mustafa (Allahümme salli ala seyyidina Muhammed ve ala ali seyyidina Muhammed)…

Mustafa Kemal’in en erken aktardığı, hepimizin bildiği bir anısı vardır. Öğretmeni, “Senin adın Mustafa, benim adım Mustafa, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun” der. Sizce bir öğretmenin verdiği isim kayıtlara nasıl geçer? O, bu ismi, M. Kemal olarak Harbiye’den itibaren kullanmaya başlıyor. Çünkü Mustafa ailesinin verdiği isim. Gazi Paşa ise ikinci kez evlendiği için anneye tepkili. Askerî okulda yatılı okuyor. Ve Milli Mücadele’ye kadar ismini M. Kemal diye kullanıyor. Ama Milli Mücadele’yle birlikte ismini “Mustafa” Kemal olarak kullanmaya başlıyor.

NEŞE DÜZEL: Niye?

- MEHMET Ö. ALKAN: Milli Mücadele’ye İslami bir destek ve meşrulaştırma arandığı çok açık. Milli Mücadele’nin en baştan beri tezi, bunun kısmen dinî bir savaş olduğudur. İlk baştan itibaren, “Biz Hilafet’i, Saltanat’ı ve Başkent’i kurtaracağız” denmiştir.(…)

Gazi Paşa’nın, Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal ismini kullanmasına tekrar dönersek…

Bunu yaparak, toplumun din hassasiyetini dikkate alıyor. Daha sonra nüfus kâğıdında ise “Mustafa ismini atıyor” artık Kemal Atatürk oluyor.

NEŞE DÜZEL: Peki, Atatürk ismini ona kim veriyor?

- MEHMET Ö. ALKAN: Atatürk ismini de kendisi seçiyor. “Ona, Atatürk ismini Meclis verdi” denir. Bu teknik olarak doğrudur ama Çankaya’daki sofraya soyadı Türk atası mı olsun yoksa Atatürk mü olsun önerisini kendisi getiriyor. “Atatürk olsun” diyorlar ve durumdan vazife çıkartılıp bu bir kanun haline getiriliyor.

**********

KAYNAK: Taraf Gazetesi, 16 Kasım 2011.



BENZER YAZILAR

Selânikî Nasıl Kamâl Atatürk Oldu?

M. Kemal tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü

Selânikî Hakk’a Tapan Türk Milletinin Atası Olabilir mi?

M. Kemal Selânikî İngiliz Valisi olmak istedi

14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul’a gelip Pera Palas’ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price’ı aracı yaparak General Harrington’la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: “M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Kim kahraman, kim hain?

Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…” [1]

Türk Tarih Kurumu‘nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler.

**********

KAYNAK:

[1] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 98.



BENZER YAZILAR

Selânikî İngiliz İşgal Kuvveti Komutanı Harrington ile Neden Yardımlaştı

“19 Nisan 1919′da Trabzon’a çıktım”

Asıl Hain Diktatör Mustafa Kemal'in Kendisi idi

M. Kemal tarafından aldatılan din adamlarının Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü

Böyle başladı…


Böyle bitti…
 
 
Halk, Kurtuluş Savaşı’nı “düşmandan kurtuluş” olarak anladığı için, “görünürde” düşmana karşı mücadele eden M. Kemal Atatürk’ün yanında yer almıştır. Ancak M. Kemal Atatürk “gerçekte” düşmandan değil; Osmanlı Devleti’nden, Hilafet’ten ve Allahu Teala’nın emirleri olan Şeriat’tan, kısaca Islam’dan kurtulmak maksadıyla mücadele ediyordu.

Din adamlarıda, M. Kemal’in gerçek maksadını anlamamış ve bu oyuna gelmişlerdir.

M. Kemal Atatürk 22 Aralık 1919 tarihinde, yani Kurtuluş Savaşı’nın başlarında, din adamlarından destek almak ve “Islam mücadelesi” yaptığı intibaını vermek gayesiyle Hacıbektaş’ı ziyaret etmiştir.[1] Yine aynı amaçla 23 Nisan 1920 tarihinde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Cuma günü ve dualarla açılmıştır.[2]

Ancak yunanlıların vatanımızdan çıkmasıyla birlikte M. Kemal Atatürk’ün gerçek yüzü de ortaya çıkmıştır.

Nitekim Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra beraberindekilerle Ankara’ya dönen M. Kemal Atatürk, dua etmek için Hacı Bayram Veli’nin türbesine gitmek isteyenlere:

- “Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam!” Deyip doğruca meclis binasına sapmıştır.

M. Kemal böyle bir davranışta bulunmasının gerekçesini ise şöyle açıklamıştır:

- “Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların ‘maneviyatı’ olamayacağını hatırlatmayı ‘artık’ zorunlu bulmuştum.”[3]

Yani, M. Kemal’in “artık” bunlara ihtiyacı kalmamıştır.

Başka bir vak’a ise şöyledir:

“Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman Atatürk’ün önüne sırmalı elbiseler giyinmis bir Imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. Imam ellerini kaldırarak, “Dua etmeden girilmez!” dedi. Atatürk, “Bu yurt Mehmedçiğin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla degil! Çekil oradan!” dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi.”[4]

Gördüğünüz gibi, M. Kemal Atatürk halkı ve din adamlarını aldatmıştır.

Öte yandan M. Kemal Atatürk TBMM’nin açılışının öncüsü ve en örgütlü son kongrede, Sivas Kongresi’nde, şöyle and içmiştir:

“Makam-ı Celil-i Hilâfet ve Saltanata, Islâmiyete, Devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek… çalışacağıma… namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah, billâh.”[5]

Üstelik, 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmalarında da Hilafet makamını ve Saltanatı koruyacağını söylemiştir (sadeleştirdik) :

“Hilâfet makamının ve saltanatın bağımsızlığının dokunulmazlığını, milli bağımsızlığımızı ve milli sınırlarımız içinde yaşama imkân verecek bir barışı sağlayacak önerileri ayrıntıları ile tespit edip uygulayabilmek için, millet tarafından olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin Ankara’da toplanması gereğini millete duyurmakla ilgili milli görevimizi ve vatan borcumuzu da yerine getirdik.(…)

Meclisimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, Hilâfet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı devletini dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, hilâfet makamına vicdani bağlılığı ile övünen, islâm dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medeni dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. (Hararetli alkışlar)”[6]

Ayrıca aynı gün Meclist’e, Sultan Vahidüddin’e (radıyallahu anh) “Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri M. Kemal” imzasıyla şöyle bir telgraf çektiğini beyan etmiştir (sadeleştirdik) :

“Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.”[7]

Mesele gayet açık değil mı? Hilafeti, Şeriat’ı ve Saltnatı kaldıran M. Kemal değil miydi? Resmen halkı ve din adamlarını kandırmıştır. Bunu zaten kendisi de itiraf etmektedir…

Yaveri Mazhar Müfit Bey, M. Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmanın sonunda şu sözlere yer verdiğini yazar:

“En son olarak niyazım şudur ki, Cenâb-ı Vacibü’l-Amal Hazretleri, Habib-i Ekrem’i hürmetine, bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyabeti celile-i Ahmediye’nin ilâyevnilkıyâme- haris-i estakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilâfet-i kübrâyı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvafık buyursun.”

Mazhar Müfit, bu konuşmayı yadırgayarak Paşa’ya niçin böyle bir konuşma yaptığını sorar.
Kongre akşamı Paşa’ya:

- “Erzurum, nutkunuzun sonunu **müftü efendinin duası gibi** bitirdiniz”, dedim. Bu tarz konuşmamı hoş gördüğü için sadece güldü ve:

“Maksadını anlıyorum, anlıyorum amma şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir padişahı kurtarmaya **inandırmaktan** ibarettir.”[8]

Türk Tarih Kurumu tarafından basılan kitaptan alıntıladığımız bu diyalogtaki itirafı, M. Kemal Atatürk’ün Nutuk’undan da teyit etmek mümkündür…

M. Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle demektedir:

“Gerçek, Osmanlı Saltanatının ve Hilâfetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan, yeni bir devlet kurmaktan ibaretti. Fakat durumu olduğu gibi dile getirmek amacın büsbütün kaybedilmesine yol açabilirdi (…).”[9]

Yani, amacının büsbütün kaybedilmemesi için durumu olduğu gibi dile getirmemiş. Peki durumun aslı neydi? Görünürde düşmandan, ancak gerçekte Osmanlı Devleti’nden, Hilafet makamından, Allahu Teala’nin emri olan Şeriat’tan yani kısaca Islam’dan “kurtulmaktır.”

Açıkça yalan söylediğini itiraf ediyor. Bu hainlik değil de nedir?

Bu durumda Laikliği ve Kemalizmi; “Millet istedi” denilebilir mi?

Bu hususta bir Hadis-i Şerif konuyu yeterince izah ediyor… Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır:

“Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” (Buhârî, Ahkâm 8)

Bu konu, Kemalist çevrelerde dillendirilen, “din adamlarının Kurtuluş Savaşı’nda payı yoktu” şeklindeki iddialara net bir cevap niteliği taşımaktadır… Ayrıca, “Fetva” düşmanı olan bu zihniyete “Fetva”nın gücünü göstermek şart oldu.

M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Istanbul’a çektiği telgraf üzerine kurulmuş olan Ahmet Izzet Paşa kabinesi, Mondros Mütarekenamesi’ni (Ateşkes Anlaşması’nı) imzalamıştır. Vatanımızın “işgali”, Ahmet Izzet Paşa kabinesinin on günlük Bahriye Nazırı Rauf Orbay (daha sonra M. Kemal’in TBMM’sinde Başbakan olmuştur !!!) tarafından imzalanan, Mondros Mütarekesi’nin 7′inci maddesine göre vaki olmuştur. Anadolu halkı, bu mütarekenin koşullarını öğrenir öğrenmez silaha sarılmış ve işgalcilere karşı direnmeye ve örgütlenmeye girişmiştir.[10]

Amasyalısıyla, Trakyalısıyla, Denizlilisiyle, Aydınlısıyla, Maraşlısıyla, Anteplisiyle, Erzurumlusuyla, Adanalısıyla, Ankaralısıyla, emperyalistlere karşı ayaklanmıştır. Kısaca çoluğuyla-çocuğuyla, kadınıyla-erkeğiyle Türk Milletinin bütün fertleri harekete geçmiştir. Kadınlarımız cephelere mermi taşımış, çocuklar yetişkinlerin yanı sıra vuruşmalara katılmış, başta Müftülerimiz olmak üzere pek çok din adamı vazifeye koşmuştur.[11]

Nitekim M. Kemal Atatürk, 14 Haziran 1919′da Sultan Vahidüddin’e (radıyallahu anh) Samsun/Havza’dan çektiği ve daha sonra 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasında da açıkladığı telgrafta, bu durumu şöyle bildirmektedir (sadeleştirdik) :

“Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin (Padişah’ın) Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, **millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor.** Istanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.”[12]

Evet, Milletin ruhunda ve benliğinde mevcut olan direnme gücünü ateşleyen hocalar, müftüler, din adamları Milli Mücadele fikrinin doğuşunda önemli bir faktör olmuşlardır. Meselâ; Müftü Ahmet Hulusi Efendi, 15 Mayıs 1919 günü düzenlediği mitingte Denizli halkına;

“işgal edilen memleket halkının silaha sarılması dinî bir görevdir”

dediğinde, herkes Müftü Efendi’nin etrafında birleşmiştir. Halkla bütünleşen Ahmet Hulusi, Denizli ve çevresinde etkili olmuş ve daha sonraki günlerde Milli Mücadele için önem arzeden hizmetlerde bulunmuştur.

Izmir’in işgali üzerine 16 Mayıs 1919 günü Denizli-Sarayköy’de de işgali tel’in (lanetleme) mitingi düzenlenmiştir. Bu mitingte Ilçe Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi[13], halka, Izmir’in kâfir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kâfirlerin bulunduğu yerde namaz kılınamayacağını ve kılınmasının caiz olmadığını bildirerek düşmana karşı konmasını istemiştir.[14]

Denizli-Çal Müftüsü Ahmet Izzet Çalgüner (Buradaki Ahmet Izzet, yukarıda bahsedilen Ahmet Izzet Paşa değildir) Efendi de ilçesinde ve çevresinde halkın millî harekâta katılmaları için çalışmalarda bulunan din adamlarının ilklerindendir. O, 17 Mayıs 1919 günü Çal halkını Çarşı Camii’nde toplayarak onlara düşman istilasına karşı seyirci kalınmamasını ve silahla mukavemet edilmesinin gerekli olduğunu anlatmıştır. Daha sonraki günlerde de aynı camide yapılan toplantılarla halkı düşmana direnme konusunda bilinçlendirmeye ve teşkilatlandırmaya çalışmıştır. Bu amaçla, ilçenin nüfuzlu kişileriyle toplantı yapmıştır. Böyle bir toplantıda; “Allahımız bir, Peygamberimiz bir, kitabımız bir, vatanımız bir olduğuna göre muhafazasına mecburuz. Mukaddesatımızı müdafaa için Allah’ın ve Peygamber’in emirlerine uymak gereklidir…” şeklinde yürekleri ürpertici bir konuşma yapmıştı.

Bu arada Ahmet Izzet Efendi, toplantıda hazır bulunanlardan bir de imzalı senet almıştır. Çal halkından yirmi kişinin imzaladığı senette; “Efendim! Bâlada muharrer esami sahipleri (yukarıda isimleri yazılı olanlar), cümlemiz dinimizi, vatanımızı, namusumuzu vikâye için size iştirak etmeye söz veriyoruz. Buna dair her ne emir olursa ifasına amadeyiz”.[15]

Çal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin de kurucularından olan Ahmet Izzet Efendi, Çal ve çevresinden topladığı 100 gönüllü ile Aydın-Köşk cephesinde düşmanla çarpışmıştır.[16]

Aynı şekilde Acıpayam Müftüleri Hasan (Tokcan) Efendi ile Mehmet Arif Akşit (1920′de Hasan Efendi, milletvekili seçilince yerine Müftü olmuştur) ve Tavas Müftüsü Cennetzade Tahir Efendi de ilçelerinin halkını Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmişlerdir. Bu arada Ahmet Izzet Efendi gibi Müftü Hasan Efendi de çevresine topladığı gönüllülerden oluşturduğu Acıpayam Müfrezesiyle, Aydın Cephesi’ne gitmiştir. Burada düşmana karşı vatan topraklarını savunmuştur.[17]

Aydın halkının direnişe katılmasını sağlamakta zorluk çeken 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey, Muğla’nın Bozöyüklü bucağından Hatip Hacı Süleyman Efendi’yi Çine’ye davet etti. Daha önce Muğla’daki Millî örgütlenmede rol almış olan Hacı Süleyman Efendi, 12 Haziran 1919′da Çine’ye geldi. Buranın ileri gelenleriyle görüşerek aynı gün Çine Heyet-i Milliyesi’nin kurulmasını sağladı.[18]

Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Bozöyüklü Hacı Süleyman Efendi ve hizmetlerinden şöyle söz eder:

“… Hacı Süleyman Efendi iri yarı, gösterişli, gür ve erkek sesli, pervasız bir din adamıydı. Gördüğü herhangi bir haksızlığa karşı koymaktan zevk duyardı. Heyet işe başlayıp memleketin umumi vaziyetini görüşürken Müftü Efendi (Çine Müftüsü)”

“- Yalnız Yunanlılarla kalsak kolay, fakat müttefikleri de var ve kuvvetli”

Mütalâasını ileri sürmüştü… Hacı Süleyman Efendi samimi bir edâ, fakat şiddetli bir lisanla müftüye cevap verdi:

“- Hoca! Hoca! Ingiliz, Fransız kim olursa olsun memleketimizi kurtarmaya çalışacağız. Icap ederse hepimiz şerefimizle öleceğiz” diye bağırdı.

Bundan sonra heyet ciddi bir azimle milli vazifesine sarıldı. Ianeler toplandı. Gönüllü kaydedildi. Bunların ailelerine para yardımı yapıldı. Silahlandırılan yüz kişilik ilk kafile Menderes Köprüsüne, Yunanlıların karşısına sevk olundu”.[19]

Aydın’ın merkezinde yine milli ordu fahri müftüsü olarak cephelerde hizmet yapan Aydın I. Dönem TBMM üyelerinden Esat Ileri ile Nazilli’de Müderris Hacı Süleyman Efendi’nin önemli hizmetleri olmuştur. I. Dönem için Izmir’den milletvekili de seçilen Hacı Süleyman Efendi, Demirci Mehmet Efe’nin Milli Mücadele lehinde hizmete katılmasında etkili olmuştur.[20]

Öte yandan Yunan işgali öncesinde Izmir’de düzenlenen mitingte de Izmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, vatan sevgisinin imandan olduğunu, Izmir’in asırlardır ezan sesleri yükselen semalarında kulakları tırmalayan çan seslerine katlanmaktansa şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağını açıklayarak konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu:

“Kardeşlerim… Ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin…”.[21]

Rahmetullah Efendi, “…bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alına Yunan alçağını sukûnetle selâmlamış olmanın karasını sürerek Huzur-u Ilâhiye çıkamam” diye haykırmıştır.[22]

Manisa’da da Manisa Müftüsü Âlim Efendi, Cemiyet-i Islâmiyye adıyla bir örgüt kurarak faaliyete geçmiştir. Izmir’in işgalinden sonra Müftü Âlim Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi, Burhaniye Müftüsü Mehmet Muhip Efendi, Edremit Müftüsü Hafız Cemal Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Yunan işgalini din açısından değerlendiren bir fetva vermişlerdir. Bu fetvada, Yunan işgali ve zulmünün haksızlığı belirtildikten sonra, buna karşı fiilî mukavemetin yani cihad yapmanın farz olduğu açıklanıyordu.[23]

Rahmetullah ve Âlim Efendilerden başka Batı Anadolu’da; Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi, I.Dönem TBMM Üyelerinden Müderris Abdulgafur ve Hasan Basri (Çantay) Efendiler[24], Edremit Müftüsü Cemal Efendi, Biga Müftüsü Hamdi Efendi, Ivrindi’de Hafız Hamid Efendi, Fart Nahiyesinde Müderris Ibrahim Efendi, Balya Müftüsü Hüseyin Efendi, 1920 Nisan’da Anzavur’un adamlarınca şehit edilen Gönen Müftüsü Şevket Efendi, Bandırma Müftüsü Hakkı Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Uşak Müftüsü Ali Rıza Efendi, Uşak Sabık Müftüsü Ibrahim (Tahtakılıç) Bey[25], Eşme Müftüsü Nazif Efendi[26], Turgutlu Müftüsü Hasan Basri Efendi, Demirci Müftüsü Ismail Hakkı, Soma Sabık Müftüsü Osman Efendi, Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi, Salihli Sabık Müftüsü Mehmet Lütfi Efendi, Manisa Müftüsü Âlim Efendi’nin görevden alınması üzerine yerine müftü olan Abdülhamit Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rifat Efendi gibi isimler çalışmalarda bulunmuştur.

Hacı Rifat Efendi, Ayvalık cephesinde fiilen savaşa katılmış ve düşmana esir düşmüştür. Cephede düşmanla çarpışırken esir düşen bir diğer isim de, Manisa Müderrislerinden Hacı Hilmi Efendi’dir. Bu iki din adamı, Atina’da uzun süre esaret hayatı yaşamışlardır.[27] Bu arada Milli Mücadele lehindeki çalışmalarından dolayı Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi de 1921 Nisan’ında Yunan askerlerince şehit edilmiştir.[28]

Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da da halka mücadele fikrini aşılayanlar, yine din adamlarıdır. Bunlar Adana’da; Müftü Hüsnü, Müderris Abdullah Faik Çopuroğlu, Çamurzade Hafız Osman Efendi (Kozan Müftüsü), Abdülmecit Efendi (Bahçe Müftüsü), Yusuf Ziya Efendi (Osmaniye Müftüsü), Mehmet (Aldatmaz) Efendi (Karaisalı Müftüsü), Maraş’ta; Maraş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Vezir Hoca diye tanınan Mehmet Alparslan, Hoca Hasan Rafet Seçkin ve Hoca Ali Sezai Kurtaran Hoca Efendiler, Antep’te; Müftü Rifat Efendi, Imam-Hatip Kazım, Mehmet, Abdülkadir ve Müezzin-Kayyım Ahmet Efendiler, Urfa’da; Müftü Hasan Hüsnü, Şeyh Saffet (Yetkin), Müftü Osman (Siverek Müftüsü) ve Müderris Âlim Asım Efendiler gibi din adamlarıdır.[29]

Onların önderliğinde emsalsiz bir savunma hareketi olan Maraş Müdafaası gibi müstesna bir kahramanlık örneği verilmiştir. Maraş halkının Ermeni çeteleriyle Fransız askerlerine karşı koymasında, “Türk ve Islâm hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde Cuma namazı kılınmaz” fetvası etkili olmuştur. Özellikle Sütçü Imam’ın ilk kurşunu atması, bu yörede de Milli Mücadele kıvılcımının ateşlenmesi için kâfi gelmiştir.[30]

Konya’da; Milli Mücadele’yi fikirde, şuurda ve vicdanda yerleştiren binbir güçlük ve yokluk içinde istikrarlı bir yönetim kuran Müderris Ali Kemalî, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi ve Abdulhalim Çelebi gibi önde gelen şahsiyetlerdir. Ali Kemalî Efendi, Delibaş Mehmet’in adamlarınca şehit edilmiştir.[31]

Birinci Dünya Savaşı esnasında Van ve çevresini işgal eden Ruslara karşı silahlı mücadelede bulunan Bediüzzaman Said Nursi de Milli Mücadele’nin ilk günlerinde Istanbul’da bulunuyordu.”Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum”[32] diyen Said Nursi, Fevzi ve M. Kemal Paşaların ısrarlı davetleri üzerine Ankara’ya gitmiş, TBMM’nce kendisine resmen hoşâmedî (hoşgeldin) töreni ifa edilmiştir.[33] Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan sonra gerçek yüzünü gösteren M. Kemal Atatürk bu ve benzer hocalara dünyayı zindan etmiştir.

Ayrıca,

Antalya’da; Müftü Yusuf Talat, Müderris Rasih (Kaplan), Hacı Hatip Osman ve Çil Ahmet Efendiler,

Burdur’da; Müderris Hatipzade Mehmet ve Müftü Halil Efendiler,

Isparta’da; Müderris Hafız Ibrahim (Demiralay), Müftü Hüseyin Hüsnü, Şeyh Ali, Müderris Şerif, Eğridir Müftüsü Hüseyin Hüsnü, Yalvaç Müftüsü Hüseyin, Sütçüler’de Müderris Ismail, Uluborlu Müftüsü Tahir, Şarkîkaraağaç Müftüsü Ahmet (Bilgiç) Efendiler,

Afyon’da; Müftü Hüseyin (Bayık) Efendi, Müderris Ismail Şükrü, Mehmet Şükrü, Nebil, Gevikzade Hacı Hafız ve Müderris Bolvadinli Yunuszade Ahmet Vehbi Efendiler,

Kütahya’da; Müftü Fevzi, Müderris Ibrahim, Mazlumzade Hafız Hasan, Hacı Musazade Hafız Mehmet ve Müftü Mehmet Akif (Simav Müftüsü) Efendiler,

Bursa’da; Müftü Ahmet Hamdi, Şeyh Servet, Mustafa Fehmi (Karacabey Müftüsü), Ahmet Vasfi (Gemlik Müftüsü), Mehmet Niyazi (Mudanya Müftüsü), Müderris Hacı Yusuf, Ömer Kamil, Hacı Sadık, Şeyh Hacı Ahmet, Abdullah, Mehmet Kamil, Ali Rıza ve Mustafa Kamil Efendiler, Izmit’te: Halil Molla, Rıfat Hoca, Osman Nuri, Hafız Eşref, Kara Hafız Maksut, Imam-Hatip Mehmet Ali, Geyve’den Hafız Fuat Çelebi ve Hoca Bekir Efendiler,

Eskişehir’de; Müderris Veli, Abdullah Azmi, Müftü Salih ve Müftü Mehmet Ali Niyazi (Sivrihisar Müftüsü) Efendiler,

Uşak’ta; Müftü Ibrahim, Ali Rıza ve Nazif (Eşme Müftüsü) Efendiler,

Kırşehir’de; Müftü Halil, Müfit, Çelebi Cemaleddin, Niyazi Baba ve Hayrullah (Çiçekdağı Müftüsü) Efendiler,

Niğde’de; Müftü Mustafa Hilmi, Müderris Abidin Efendiler,

Aksaray’da; Müftü Ibrahim Efendi,

Nevşehir’de; Müftü Süleyman Efendi,

Çankırı’da; Müftü Ata ve Mehmet Tevfik Efendiler,

Çorum’da; Müftü Ali, Müderris Kazım ve Iskilip Müftüsü Ismail Hakkı Efendiler,

Yozgat’ta; Müftü Mehmet Hulusi, Kadı Halil Hilmi, Müderris Hasan ve Abdullah (Boğazlıyan Müftüsü) Efendiler,

Kayseri’de; Müftü Nuh, Remzi ve Müderris Mehmet Alim Efendiler,

Malatya’da; Müderris Tortumluzade Hacı Hafız Mustafa ve Mustafa Fevzi Efendiler,

Mersin (Içel)’de; Hocazade Emin, Kadı Ali Sabri, (Tarsus Kadısı) Müderris Naim, Ali Rıza, Mut Müftüsü Mustafa Kazım ve Silifke Müftüsü Ali Efendiler,

Kilis’te; Müderris Abdurrahman Lami Efendi,

Diyarbakır’da; Müftü Ibrahim ve Abdülhamit Efendiler,

Mardin’de; Müftü Hüseyin ve Müderris Hasan Tahsin Efendiler,

Siirt’te; Müftü Halil Hulki ve Salih, Müderris Hoca Ömer Efendiler,

Bitlis’te; Müftü Abdülmecit Efendi,

Hakkari’de; Müftü Ziyaeddin Efendi,

Van’da; Müftü Hasan, Müderris Abdülhakim ve Sıddık Efendiler,

Muş’ta; Müftü Hasan Kamil ve Müderris Ilyas Sami Efendiler,

Bingöl’de; Müderris Fikri Efendi,

Elazığ’da; Müftü Halil ve Mahmut Müderris Muhiddin ve Mustafa Şükrü Efendiler,

Ağrı’da; Müderris Ibrahim ve Abdülkadir Efendiler,

Kars’ta; Müftü Ali Rıza, Müderris Ahmet Nuri Efendiler,

Artvin’de; Müftü Ahmet Fevzi Efendi,

Erzurum’da; Kadı Hoca Raif, Müftü Sadık, Kadı Hurşit, Ispir Müftüsü Ahmet, Oltu Müftüsü Mehmet Sadık, Müderris Emin, Yakup ve Nusret (Alay Müftüsü) Efendiler ,

Erzincan’da; Müftü Osman Fevzi, Şeyh Fevzi ve Müftü Şevki (Iliç Müftüsü) Efendiler,

Sivas’ta; Müftü Abdulgafur, Kadı Hasbi ve Müderris Mustafa Taki Efendiler,

Gümüşhane’de; Müftü Mehmet Fevzi, Müderris Mustafa, Azmi ve Müftü Hasan (Şiran Müftüsü) Efendiler,

Bayburt’ta; Müftü Fahrettin Efendi,

Rize’de; Müftü Mehmet Hulusi, Müderris Ibrahim Şevki, Şeyh Ilyas ve Mataracızade Mehmet Şükrü Efendiler,

Trabzon’da; Müftü Mahmut Imadeddin, Ahmet Mahir, Mehmet Izzet (Akçaabat Müftüsü), Mehmet Kamil (Maçka Müftüsü), Müderris Ibrahim Cûdi ve Müderris Hatipzade Emin Efendi,

Giresun’da; Müftü Ali Fikri, Alizade Imam Hasan, Görele Müftüsü Şevki ve Tirebolu Müftüsü Ahmet Necmeddin Efendiler,

Ordu’da; Müftü Ahmet Ilhami Efendi,

Samsun’da; Müftü Vekili Yusuf Bahri, Müderris Adil ve Ömerzade Hoca Hasan Efendiler,

Tokat’ta; Müftü Katipzade Hacı Mustafa Efendi, Hoca Fehmi Efendi, Tokat Müftü Yardımcısı Ömer ve Hafız Mehmet Efendiler,

Kastamonu’da; Müftü Salih, Müderris Şemsizade Ziyaeddin ve Inebolu Müftüsü Ahmet Hamdi Efendiler,

Sinop’ta; Müftü Salih ve Ibrahim Hilmi ve Boyabat Müftüsü Ahmet Şükrü Efendiler,
Bartın’da; Müftü Hacı Mehmet Rifat Efendi,

Zonguldak’ta; Müftü Ibrahim, Devrek Müftüsü ve Kadısı Abdullah Sabri ve Mehmet Tahir , Ereğli Müftüsü Mehmet, Müderris Nimet ve Safranbolu Müftüsü Said Efendiler,

Bolu’da; Müftü Hafız Ahmet Tayyar ve Müderris Mehmet Sıtkı Efendiler,

Amasya’da; Müftü Hacı Tevfik, Vaiz Abdurrahman Kamil, Gümüşhacıköy Müftüsü Ali Rıza, Müderris Hoca Bahaeddin ve Hacı Mustafa Tevfik Efendiler,

Trakya’da; Edirne Müftüsü Mestan ve Saray Müftüsü Ahmet, Keşan Müftüsü Raşit ve Şarköy Müftüsü Âsım Efendiler,

Istanbul’da; Şeyh Ata (Özbekler Dergahı Şeyhi) Efendi [34], Saadeddin Ceylan (Hatuniye Dergahı Şeyhi) Efendi, Vaiz Cemal Öğüt Efendi ve Müftü Mehmet Rifat, Müderris Hacı Atıf, Beynamlı Mustafa, Medreseler Müdürü Hoca Tahsin, Aslanhane Camii Imam-Hatibi Ahmet, Müderris Hacı Süleyman, Müderris Abidin, Müderris Abdullah Hilmi ve Hacı Bayram Şeyhi Şemseddin Efendiler; Milli Mücadele’nin önde gelen din adamlarıdır.[35]

 
 
 
 
 

KAYNAKLAR:

[1] M. Kemal’in ziyareti ile ilgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge), T.C. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın No:1, Gn. No:060, Ankara 1982, sayfa 77.

[2] Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Istanbul 1980, sayfa 335.

[3] Hadi Besleyici, Atatürk’ü Anlamak, sayfa 123, 124.

Ayrıca bakınız; Kânî Demirkan, Atatürk Devrimleri, sayfa 128, 129.

[4] Kemal Arıburnu, Atatürk’ten Anekdotlar-Anılar.

Ayrıca bakınız; Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk Ihtilali, Kaynak Yayınları, Üçüncü Baskı, Istanbul 1995, sayfa 113.

[5] Sivas Kongresi Tutanakları, Haz: Uluğ Iğdemir, Ankara 1969, sayfa 5, 3.

[6] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 3, cild 1, sayfa 29, 30. (Meclis tutanakları)

[7] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 11. (Meclis tutanakları)

[8] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk ile Beraber, Türk Tarih Kurumu yay., 1986, cild 1, sayfa 85.

[9] M. Kemal Atatürk, Nutuk, 6. Bölüm: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Toplanması, 3. Konu: Hükümetin Kurulması.

[10] Prof.Dr. Bayram Kodaman, Amasya Protokolü, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (BTTD), Sayı: 16 (Haziran 1986), sayfa 20.

[11] Mete Tuncay, TC.’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923-1931), 2. baskı, Istanbul, 1989, sayfa 219.

[12] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, Içtima senesi 1, Içtima 2, 24 Nisan 1920, celse 1, cild 1, sayfa 10. (Meclis tutanakları)

Gönderdiği telgraf için bakınız; Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri, cild 1, Der. Nimet Arsan, Ankara 1963, sayfa 15-17.

[13] Ahmet Şükrü Efendi, TBMM’de I.dönem Aydın Milletvekili olarak da görev yapmıştır.

[14] Tarhan Toker, Kuva-yı Milliye ve Milli Mücadele’de Denizli, Denizli, 1983, sayfa 23.

[15] Orhan Vural, Istiklâl Savaşı’nda Müftülerin Hizmetleri, Sebilürreşad, cild 1, Sayı: 12, sayfa 185-187.

[16] Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE Arş.), Klasör (Kl) : 425, Dosya (D) : 2, Fihrist (Fh) : 31.

[17] Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih, Stratejik Etüt Başkanlığı Arşivi (ATASE Arş.), Klasör (Kl) : 792, Dosya (D) : 85, Fihrist (Fh) : 67-2.

[18] Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 6, sayfa 1969.

[19] Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 6, sayfa 1959-1960.

[20] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu’nun Düşman Işgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet Ilmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.

Ayrıca, Hacı Süleyman Efendi hakkında daha fazla bilgi için bkz., Sadi Borak, Hacı Süleyman Efendi, Istanbul, 1947.

[21] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi, 3.Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, sayfa 74.

[22] Ali Sarıkoyuncu, Yunan Megalo ideası ve Batı Anadolu’nun Düşman Işgalinden Kurtarılmasında Din Adamları, Diyanet Ilmi Dergi, cild 30, Sayı: 4, sayfa 45.

[23] Teoman Ergül, Kurtuluş Savaşında Manisa (1919-1922), Izmir, 1991, sayfa 25.

[24] Hasan Basri Hoca, halkı Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmek için bir de gazete çıkarmıştır. “Ses” adını verdiği gazetesinde işgallere karşı konulması konusunda yazılar yazmıştır. Ayrıca bakınız; Doç. Dr. Mücteba Uğur, Hasan Basri Çantay, Ankara, 1994.

[25] 1908 yıllarında Uşak Müftülüğü görevini yürüten Ibrahim Tahtakılıç’ın, Milli Mücadele’deki hizmetleri için bakınız; Ilhan Tekeli-Selim Ilkin, Ege’de Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşına Geçerken Uşak Heyet-i Merkeziyesi ve Ibrahim (Tahtakılıç) Bey, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1989, sayfa 365-381.

[26] Müftü Nazif Efendi, Muntazam ordu haline getirilinceye kadar Kuva-yı Milliye’de çalışmıştır. Eşme ve Çevresinde Kuva-yı Milliye’yi örgütlemiştir. Müftü Nazif Efendi hakkında konuyla ilgilı malumat için bakınız; Celal Bayar, Ben de Yazdım, cild 8, sayfa 2460.

[27] Ali Sarıkoyuncu, “Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi”, 3.Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, sayfa 74.

[28] Belgelerle Türk Tarihi Dergisi (BTTD), Sayı : 36, Belge No: 12. Ayrıca bakınız; Şeyh Edebâli ve Milli Mücadele’de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi, Diyanet Ilmi Dergi, Cild 4, Sayı 3′ten Ayrı Basım.

[29] Bu din adamlarının Güney cephesindeki hizmetleri için bakınız; Hakkı Şenkon, “Maneviyatın Yurt Müdafaasındaki Rolü”, Sebilürreşad, Cild 2, sayfa 367.ve diğerleri (vd.) ; Hulusi Yetkin, Gaziantep Tarihi ve Dâvâları, Gaziantep, 1968; Sahir Uzel, Gaziantep Savaşının Içyüzü, Kayseri, 1964; Bedri Alpay, “Istiklal Savaşının Sarıklı Kahramanları”, Sebilürreşad, Cild 2, sayfa 336 vd; Adil Bağdatlıoğlu, Uzun Oluk, Istanbul,1942, sayfa 53 vd; Hulusi Yetkin, Gaziantep Savaşı Hatıralarından Derlemeler, Gaziantep, 1962, sayfa 20 vd.; Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, sayfa 303-304.

[30] Yaşar Akbıyık, Milli Mücadele’de Güney Cephesi (Maraş), Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1990, sayfa 112 vd.

[31] Hasan Güzel, Konya’da Milli Mücadele’yi Destekleyen Din Adamları, Yüksek Lisans Tezi (Basılmamış), Ankara Üniversitesi Türk Inkılap Tarihi Enstitüsü (AÜTİTE), Ankara, 1988.

[32] Bediüzzaman Said Nursi-Tarihçe-i Hayatı, Eserleri, Meslek ve Meşrebi Ankara, 1958, sayfa 90.

[33] TBMM Zabıt Ceridesi, C.24, sayfa 457. (Meclis Tutanakları)

[34] Şeyh Ata Efendi’nin Anadolu’ya silah ve personel sevkinde önemli hizmetleri olmuştur. Ismet Inönü’den Halide Edip’e ve Mehmet Akif’e kadar çok kimse Şeyh Ata’nın Dergahından Anadolu’ya hareket etmişlerdir. Albay Hüsamettin Ertürk, işgal altındaki Istanbul’dan Anadolu’ya silah sevkiyatını idare eden vatanperverleri zikrederken şu din adamlarını da saymaktadır: Topkapı’da Kayyım Ahmet, Imam Necati, Kadıköy’de ilk milli teşkilatı kuran Şeyh Muhip Efendi ile oğlu Yusuf Efendi, Aksaray’da Imam Tevfik Efendi, Üsküdar’da Hafız Nuri ile Bektaşi Tarikatından Ali Nutki Baba, Sarıyer’de Hafız Mehmet Bey’dir. (Hüsamettin Ertürk, Iki Devrin Perde Arkası, Istanbul, 1957, sayfa 222-239)

[35] Hakimiyet-i Milliye Gazetesi, 5 Mayıs 1336; Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler, Istanbul 1969, sayfa 109 ve diğer sayfalar.



BENZER YAZILAR

Yunan'ın Yapamadığını Diktatör Mustafa Kemal ve TC'yi Tesis Eden Çetesi Yaptı (Şapka İçin Asılanlar)

Mustafa Kemal'in Kim Olduğuna Dair Küçük Bir Hakikat

Selânikî İngiliz İşgal Kuvveti Komutanı Harrington ile Neden Yardımlaştı

Menemen Hadisesi’nin İçyüzü



Daha cumhuriyet yokken Osmanlı çok partiye geçti

Tarihçi Ali Satan, Türklerin yirminci yüzyıla 1908′deki II. Meşrutiyetle başladığını belirterek, “Osmanlı cumhuriyetten önce çok partili hayata geçmiş. Muhalefet partileri ve muhalif basın mevcut. 1918’e kadar meşrutiyet döneminde Türkiye çok partili dönemi yaşıyor. Cumhuriyetle birlikte tek partili hayata dönüyor” dedi.

Daha cumhuriyet yokken, Osmanlı çok partiye geçmişti
Türkiye’nin bölgesinde güçlenmesi Halifelik tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Kimine göre halifelik devam etseydi İslâm coğrafyası parçalanmayacaktı, kimine göre Türkiye modern dünyanın parçası olamayacaktı. Biz de “Halifeliğin Kaldırılması” teziyle doktora unvanını kazanan tarihçi Ali Satan’la halifeliği konuştuk. Ufuk Yayınları’ndan çıkan “Son Halife Abdülmecid Efendi” kitabının ışığında çoğu insanın tanımadığı Abdülmecid Efendi’yi gündeme taşımaya çalıştık.
Son Halife Abdülmecid Efendi çoğu kimse tarafından tanınmayan bir şahsiyet…
Abdülmecid Efendi maalesef tarihimizde gereken yeri almış değil. Zaten hanedanın yurtdışına gönderilmesinden sonra sistematik olarak hanedanın iyi yönlerinden bahsetmemek gibi politika geliştirilmiş. Bunun nedeni ise yeni rejimin eskiyi unutturup yeni bir sistem kurmak istemesi. Ancak burada dikkatimi çeken gelenekleri, görenekleriyle tarihî bir gerçekliği olan hanedanın gitmesiyle sosyal hayatta muazzam bir boşluk oluşuyor. Hanedanın üyelerinin sosyal hayatta yerine getirdikleri tüm görevleri tek başına M. Kemal temsil etmeye çalışıyor. Bizler siyasete odaklandığımız için işin sosyal yönünü görmüyoruz.

Abdülmecid Efendinin halifeliğinden ziyade ressam yönünün öne çıkarılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Halifeliğe ve siyasete ehil olmadığı gibi bir alt metin ortaya çıkıyor. Abdülmecid Efendi şehzade olarak yetiştiriliyor ve tahtın varisi, yani veliaht oluyor.

ŞERİF HÜSEYİN BİLE HALİFEYE BİAT ETTİ

Peki nasıl halife oluyor?
Sultan Vahdettin İstanbul’dan çıkıp İngilizlere sığınınca Ankara Meclisi derhal toplanıp Vahdettin’i halifelikten ıskat ediyor. –Hanedan’ın Vahdettin ile birlikte yurtdışına çıktığı zannedilir, halbuki hanedan iki yıl daha bu topraklarda yaşayacaktır- Aynı gün 18 Kasım 1922’de TBMM oy çokluğuyla veliaht olan Abdülmecid Efendiyi halife seçiyor. Bundan sonra başka bir süreç başlıyor. İslâm dünyası da Abdülmecid Efendi’nin halifeliğini onaylıyor. Müslüman ülkelerinden biat için gönderilen heyetler, telgraflar var. Osmanlıya isyan etmiş Şerif Hüseyin bile itiraz etmiyor. İslâm âleminin bu kabul edişinin ardında Abdülmecid’in Osmanlı hanedanından gelişi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gazi bir meclis olması gerçeği var. Yani Batılalara karşı cihadda başarı sağlamış olan meclisin İslâm dünyasında sağlamış olduğu prestijin.

Abdülmecid Efendi görevi sırasında ne tür icraatlarda bulunuyor?
Son derece sıkıntılı ve kısıtlı bir dönemde halife olan Abdülmecid Efendi Ankara’nın kontrolünde hareket ediyordu. Siyasî yetkileri ise yoktu. 1924 yılına doğru İslâm dünyasından İslâm Konferansı Kongresi toplanması talep ediyor. Abdülmecid Efendi bu talebi Ankara’ya bildiriyor. Ankara ise İslâm dünyasının önde gelen isimlerinin katılacağı böyle bir kongrenin kendilerini gölgede bırakmasından korkuyor. Bunun yanında muhtemel kongreden çıkacak kararların İslâm dünyasında etkin olan Fransa, İngiltere, İtalya gibi ülkeleri rahatsız edip Ankara’yla karşı karşıya getirilmesinden çekiniyor. Bu girişimlerin yeni rejim tarafından hilâfetin kaldırılmasına hız verdiğini düşünüyorum. Bunun dışında Abdülmecid Efendi’nin Ankara’nın aleyhine bir siyasî girişimi yok.

1922’DEN 1923’E KADAR DEVLETİN BAŞININ KİM OLDUĞU MUĞLAKTIR

Yani Halifelik Ankara’nın siyasî gücünü gölgeleyeceği için kaldırıldı diyorsunuz…
Hindistan Hilâfet Komitesi Adına Ağa Han ve Emir Ali, İsmet Paşa’ya “Halife’nin hukukunun belirlenmesi“ konusunda yazmış olduğu mektup İstanbul basınının eline geçiyor. Ankara’da kıyamet kopuyor. Bu mektup İngilizlerin içişlerimize karışmasının aracı olarak görülüyor ve halifeliğin kaldırılmasının nedenlerinden biri haline geliyor. Zira 1922’de Abdülmecid Efendi’nin halife olarak seçilmiş olması demek, onun devlet başkanı olması anlamına gelir. Meclisteki gelenekçi insanlarda bu fikirdeydiler. Ancak M. Kemal ve arkadaşları böyle düşünmemektedir. Böylelikle ortaya İstanbul ve Ankara’da iki ayrı devlet başkanı çıkmıştır. Dolayısıyla 1922 Kasımı’ndan 29 Ekim 1923’e kadar devletin başkanının kim olduğu meçhuldür, muğlaktır. Bu muğlaklık ve halifenin hukukun ne olacağı bütün Müslümanlar tarafından sorun olarak algılanmaya başlamıştır. Cumhuriyetin ilân edilmesiyle beraber o günlerde kullanılan tabirle halifelik “Papalaştırılmıştır”. Halifenin yetkisiz, görevsiz, sembolik bir adama dönüştürülmesi dünya Müslümanları tarafından endişeyle karşılanmıştır.

HALİFELİK OLSAYDI İSLÂMÎ TERÖR TARTIŞMALARI OLMAZDI

Halifelik kaldırılmamış olsaydı ne tür neticeler hasıl olurdu?
Halifeliğin kaldırılmaması konusunda olumlu düşünenlerdenim. Halifelik dünya Müslümanları için önemli bir makamdı. Hatta 20. Yüzyılın başında Şia’nın itibar ettiği makam haline geliyor. Yani Osmanlı uleması ile Şia uleması arasında bir yakınlaşma da var. Dolayısıyla Osmanlı hilâfeti fevkalâde önemli, birleştirici ve uzlaştırıcı bir makam. Devletin en güçsüz olduğu dönemde bile hilâfet makamı görevini icra etmiştir. Eğer hilâfet makamı devam ediyor olsaydı bugün “İslâmî terör” olarak adlandırılan yakıştırmalara izin vermez, İslâm dünyasında bu tür şiddet olaylarının taban bulmasına müsaade etmezdi. Maalesef bugün İslâm dünyasında otorite boşluğu var. Artık herkes halife. Bu otorite boşluğu İslâm dünyasında büyük acılara neden olmuştur.
Müslümanlara ait olan bu kurumu, cumhuriyetin kurucularının kaldırmaya hakkı var mıdır?
Abdülmecid Efendi İsviçre’de yaptığı basın toplantısında bu kararın hukuksuz ve yolsuz olduğunu söylemiştir. Halifeliğin kaldırılmasından sonra dünya Müslümanları “Halifeliği kaldırmak Türklerin hakkı değil” demişlerdir. Çünkü halifelik sadece Türkleri değil tüm Müslümanları temsil etmektedir.

M. Kemal’e halifelik teklif edildiği doğru mu?
Hindistan’da hilâfet hareketi diye bir hareket var. Bu hareket Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmasında son derece önemli işler yapmıştır. Sadece para yardımı değil Avrupa kamuoyunda yapmış olduğu eylemlerle millî mücadeleye büyük katkılar sağlamıştır. Türkiye için dünya Müslümanları böyle çaba sarf ederken Türkiye’nin hilâfeti kaldırması Dünya Müslümanlarını şoke ediyor. O dönemde Hindistan’dan dönen Antalya Mebusu Rasih Hoca M. Kemal’e hilâfeti kaldırmak yerine, kendisinin halife olmasını öneriyor. Ancak M. Kemal bunu kabul etmiyor. Ben de M. Kemal’in mizacının buna uygun olduğunu düşünmüyorum.

HALİFENİN NAŞI ON YIL PARİS’TE CAMİDE BEKLETİLDİ

Abdülmecid Efendi sürgüne gönderildikten sonra Türkiye’ye hiç geliyor mu?
Abdülmecid Efendi yirmi yıl sürgünde yaşayan bir insan. Fransa’da kalıyor. Öldükten sonra Türkiye’ye gömülmek istiyor. Ancak Türk bürokrasisi vatanına gömülmesine müsaade etmiyor. 1944’te vefat eden Abdülmecid Efendi’nin naşı tam on yıl Fransa’da bir camide bekletiliyor.

Nasıl ve neden?
Caminin bir odasında tahnit edilmiş bir vaziyette bir ihtimal Türkiye’ye gömülebilir diye. Sonra caminin o bölümünün kullanılması gerekiyor ve cenazenin defnedilmesi mecburi oluyor. Bu sırada devreye Hindistan Başbakanı girip Suudi Arabistan’a cenazeyi kabul etmeleri konusunda ricada bulunuyor. Ve 1954 yılında Abdülmecid Efendi “Cennet-ül Baki’ye”ye defnediliyor. Osmanlı hanedanı içinde Medine’ye gömülen tek hanedan mensubu olarak tarihe geçiyor.

Osmanlı hanedanı tekçi farklılıklara göz açtırmayan bir kültürün mirasçısı olarak anlatılıyor. Cumhuriyetin gelmesiyle demokrasi ve insan haklarının geldiği ifade ediliyor…
Öyle bir şey yok. Eğer çok kültürlülükten, çok dillilikten ve çok dinlilikten bahsedecek olursak bu Osmanlıdır. Öte yandan Türklerin yirminci yüzyılı 1908 I. Meşrûtiyetle başlamıştır. Osmanlıyı beğenelim beğenmeyelim cumhuriyetten önce çok partili hayata geçmiş bir sistem. Muhafet partileri ve muhalif basın mevcut. 1918’e kadar meşrûtiyet döneminde Türkiye çok partili dönemi yaşıyor. Cumhuriyetle birlikte Türkiye tek partili hayata dönüyor. Dolayısıyla demokratik hak ve özgürlükler, kişi hak ve özgürlükleri gibi modern kavramlar esasen cumhuriyet öncesinde bizim lügatimizde mevcut ve uygulanmaya çalışılıyor. Bütün güzelliklerin ve iyiliklerin başlamasını Cumhuriyet’e bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Osmanlının hakkını yememek için cumhuriyet öncesi ve sonrasına mukayeseli bakmanın şart olduğunu düşünüyorum.

HALİFE, AVRUPAYI CUMHURİYETİ KURANLARDAN DAHA İYİ BİLİYORDU

Abdülmecid Efendi’nin dine bakışı ve eğitim açısından donanımı nasıl?

Osmanlı şehzadesi olması dolayısıyla Abdülmecid Efendi Arapça, Farsça öğrenmek gibi klâsik eğitimden geçiyor. Dinî eğitim alıyor. Bunların dışında tüm şehzadelerde olduğu gibi kabiliyetine göre yönlendiriliyor. Abdülmecid Efendi’nin san’ata kabiliyeti olduğu için resim dersleri alıyor. Ayrıca Almanca, Fransızca gibi altı dil öğreniyor. Çok dilli olan kütüphanesi bunun delili. Bunun yanında çok önemli Avrupa kütüphanelerini takip ediyor. Yani döneminin dünyasına aşina, çağını okuyan birisi. Takip ettiği sanatsal ve entelektüel faliyetlerin dinî kanaatine zafiyet verdiğini de düşünmüyorum. Namazına dikkat eden, dinî konularda hassasiyet gösteren bir yapıya sahip. Kısacası Abdülmecid Efendi dünyanın dilini konuşuyor, ancak geleneğine de son derece bağlı. Gelenekle bugün arasında kompleksiz bir ilişki kurmayı başarmış bir zat. Avrupayı Cumhuriyeti kuran kadrodan daha iyi biliyor. Eğer Abdülmecid Efendi Türkiye’de yaşasaydı Türkiye için büyük bir kazanç olurdu.

Hanedanda görmeye alışık olmadığımız sıradışı özellikleri var mı?

Sokağa çıkıp kendi alış verişini kendi yapıyormuş. Bu nedenle de kendine “Demokrat Prens” diyorlarmış. Aslına bakarsanız hiçbir hanedan halktan kopuk değil. Milletle olan duygudaşlığı ve inanç ortaklığı bu bağı sağlamış. Sarayda oturuyorlar, ancak onun ötesinde uçuk insanlar değiller.

Nis’te kaldığı sırada geçimini nasıl sağlıyor?

Kızının Haydarabad Nizamı’nın oğlu ile evlenmiş olması dolayısıyla bir parça aylığa kavuşuyor. Ancak bu ‘bir eli yağda bir eli balda’ bir hayata işaret etmez. Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı’ndaki mülkü kendine aittir. Sürgüne gönderilen hanedanın malına bir ay içinde satılıp parası ödenmek şartıyla el konulmuştur. Fakat Abdülmecid Efendi öldüğünde parası hâlâ ödenmemişti. Tüm bunlara rağmen 1939 yılında yaşanan Erzincan depremi sonrası Abdülmecid Efendi’nin damadı Hindistan’dan yardım toplayarak kendisi aracılığıyla Türkiye’ye gönderiyor.

Hanedanın Türkiye’ye karşı dünya güçleriyle bir ilişkiye girmediği doğru mu? Hiç mi böyle bir durum yaşanmamış?

Hanedan ailesinin dolayısıyla Abdülmecid Efendi’nin Türkiye’ye karşı uluslar arası bir komplonun parçası olmadıklarını biliyoruz. Bu galiba kendilerinin devlet telâkkisiyle ilgili bir durum. “Osmanlı hanedanı yok, ama devlet devam ediyor” yaklaşımı içindeler. 1 Kasım 1922’de saltanat ilga ediliyor. İstanbul hükümeti istifa edip gidiyor. Bu süreçte Ankara’nın aleyhine bir açıklama yok. Sanki bir kabulleniş var; millî iradenin teşekkül ettiği meclisin üstünlüğü kabul ediliyor.

HANEDAN MİLLÎ MÜCADELEYE BİGANE KALMADI

Hanedanın millî mücadeleye karşı olup olmadığı siyasî bir tartışma konusu. Tarihçi olarak sizin akışınız nedir?

Millî Mücadele döneminde Abdülmecid Efendi’yi Ankara’ya çağıran bir mektup geliyor. Fakat mektup İngilizlerin eline geçtiği için Abdülmecid Efendi’nin evi ablukaya alınıyor. Daha sonra oğlu Ömer Faruk Efendi, millî mücadeleye katılmak için İnebolu’ya gidip Ankara’ya haber gönderiyor. Fakat Abdülmecid Efendi’nin dâvet edildiği dönemdeki gibi Anadolu’da isyanlar olmadığı için kendisine ihtiyaç olmadığı iletiliyor. Yine Abdülmecid Efendi millî mücadeleye katılmak için mektup yolluyor. Bu istek de kabul görmüyor. Bu hanedanın millî mücadeleye bigane kaldığı anlamına gelmiyor. Son dönemlerde ortaya çıkan bir başka şey ise Sultan Vahdettin’in de Anadolu’ya geçmek istediği. Bu isteğini nazırlarıyla istişare ediyor, fakat “M. Kemal zaferi kazandıktan sonra size biat edecek. Maceraya girmeniz doğru değil” kararı çıkıyor.
Geçen 1922 yılına ait İngilizlerin Türkiye raporunu yayınladık. Büyük Taarruza bir iki hafta kala Yunanlılar İstanbul’a saldırmayı planlıyormuş. Fakat buna İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar karşı çıkmışlar. Belki Vahdettin İstanbul’da olmasaydı İstanbul’un kaderini yeniden düşünmemiz gerekirdi. Padişah’ın İstanbul’da olmasıyla hâlâ bu topraklarda iddiamız olduğunu söylemiş oluyoruz. Abdülmecid Efendi halife seçildiğinde Ankara’da bir grup “Neden işgal altındaki İstanbul’dan veliaht seçiyoruz. Ankara’ya neden getirmiyoruz?” tartışması yapıyor. M. Kemal “Bu zatı Ankara’ya getirmeye gücümüz var. –Daha Lozan Anlaşması imzalanmamış, İstanbul’un durumu netlik kazanmamış- Eğer barış olmazsa işgal altındaki halifeyi Anadolu’ya getirmemiz İslâm dünyasının dâvâmıza vereceği desteği etkiler. Orada kalmasında fayda var” yorumunda bulunuyor.

H. Hüseyin Kemal



BENZER YAZILAR

Selânikî Nasıl Cumhurbaşkanı Oldu

Selânikî ve Çetesi Muhalefeti Nasıl Bertaraf Etdi?

Mustafa Kemal Selânikî'nin diktatörlüğü saklanıyor

Kemalizmin Korkunç Yüzü

 

Selânikî Hakk’a Tapan Türk Milletinin Atası Olabilir mi?

Bir ataya tâbi olma ölçülerini biyolojik olarak sürüp gelen gende değil, İslâm’ın esaslarına uygun olanda aramak gerekir. İslâm olan ve onu yüceltmiş atalara tâbi olmak esastır. Müslümanlığıyla temayüz etmemiş, İslâm düsturlarına bigane kalmış şu veya bu şekilde devletin başında da olsalar ata kabul edilemez.
Kur’an ölçülerine göre eski olsun yeni olsun, nesep itibariyle öne çıkan herkesi ata olarak kabul edemeyiz ve onların izinden gidemeyiz. Ayrıca ideolojik olarak üretilen “atalar” konusunda da bazı zümrelerin idrakleri hâlâ açılmış değil.

Cumhuriyet ideolojisinin ürettiği “ata” dayatmasının ardında en başta Hz. Peygamberimiz (.s. a.v.) ve Osmanlı İslâm devrindeki Türklüğün hâmi ve bânilerine karşı “çağdaş, laik ve Batıcı” inkılâplarla oluşturulan “ata”lar, İslâm nokta-i nazarından ata sayılması mümkün değildir.

“Kemalist önderler,” rehberlerini Avrupa da aradıkları ve “Hakk’a tapan” Türk milletinin dinî, tasavvufî, ilmî ve edebî ecdâdını “karanlık çağların temsilcileri” olarak görüp reddettikleri için atalarımız arasında yer almazlar.

ATA DİYEBİLECEKLERİMİZİN HAK MI BÂTIL MI OLDUĞUNA BİLMEKLE MESULÜZ

Müşriklerin, babalarının (atalarının) bâtıl dinlerine bağlılıklarını kınayan âyetler doğrultusunda ata anlayışımızı Kur’an ölçülerinde aramalıyız. A’raf sûresinin 173. âyeti, nesebini taşıdıklarımızı Hak mı bâtıl mı istikamette olup olmadığını göre ata kabul edebileceğimiz yönünde uyarıyor: “Bizden önce ancak atalarımız şirk koşmuştu. Bize ise onlardan sonra gelme bir kuşağız. İşleri bâtıl olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mı edeceksiniz…”

“Atalarımız İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un dinine uydum” şeklinde mesaj veren Yusuf sûresinin 38. âyetinin, eski ve yeni zamanlardaki ata tercihimizde daima Hak dini üzere olanların atalığını kabul etmemiz yönünde ikaz ediyor.

Bakara sûresi 170. âyetin “… Ya atalarınız bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler” buyruğunu ata tercihinde esas almak gerek.

“Atamız Kemalizm’dir” diyen bin dokuz yüz yirmi üç cumhuriyetçilerinin atası din-i İslâm üzere olan bir ata değil, pozitivist ve lâ-dinî bir atadır.

Kemalist cumhuriyetçiler “çağdaş ata” olarak ikonlaştırdıkları sözde “yeni Türk ulusunun” atasını cebir ve baskıyla “Türkiye’nin atası” olarak ilân etmiş olsalar da, “Hakk’a tapan” Türk milletinin ata ölçüsünü ve inancını değiştirememişlerdir.

“KİMLERİN AHFÂDISINIZ?” DİYE SORULDUĞUNDA “CUMHURİYET ÖNDERLERİNİN” DİYEMEYİZ

“Kimlerin ahfâdıyız?” denildiğinde Müslümanlığıyla temayüz etmiş atalar aklımıza gelir. “Kemalist önderler” bu mânada ata olarak aklımıza gelmez.

Kemalistler ve Cumhuriyet Türkçüleri atalarını İslâm öncesi Ortaasya Türkîliğinde ve pagan Anadolu “uygarlığında” ararlar. “Kemalist önder”, ilk Meclis’ten geçirebilseydi şayet mavi zemin üzerinde bozkurt kafası bulunan gök bayrağı ata bayrağı olarak ilân edecekti. Oysa Müslüman atalarımızın bayrağı İ’lâ-yı Kelimetullah ve Hz Peygamberimize biat mânası taşıyan ay yıldızlı al yeşil bayraktır.

Müslüman Türk milleti, İslâm’a hizmet etmiş ve şeref vermiş ecdâdıyla övünür. Ne olduğu belirsiz ütopik ata arayan Cumhuriyet Türkçüleri yanlış yoldadırlar. Onların İslâm olmayan “Ön Türk” dedikleri “Ön ata” arayışları zihnî sapmadır. Müslüman Türklüğün atasını İslâm öncesinde arayanlar gaflet ve dalâlet içindedirler. Hz. Peygamberimiz “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır” buyuruyor.

İslâm öncesi Türkîlerin folklorik bir destan motifi olan Bozkurt’u ata sayanlar ve Kemalizm’in önderini, “Bozkurt ata” olarak kabul edenler “Anıtmezara” tazimde bulunanlardır. Cumhuriyet Türkçülerinin atası, kendi ifadeleriyle “Gök Börü, Asena, Bozkurt” gibi sözde Türk soyunun menşei olduğu iddia edilen efsanelerdir. Bu zihniyet Asya’daki Türkî çağların ritüel ve destanlarından beslenmektedir. Folklorik değerin ötesinde İslâmlaşmış hayatımızda sosyo-kültürel bir değer ifade etmez.

Türkçüler “Orhun Anıtlarını” ecdât yâdigarı olarak önceliğe alırlar ve Müslüman ecdâd yadigarlarına göstermedikleri alâkayı İslâm öncesi sözde ata yadigârlarına göstererek millîliğin sembolleri hâline getirirler. Oysa Müslüman Türklerin ecdât yâdigarları Eyüp Sultan’dır, Selimiye’dir, Süleymaniye’dir, Hacı Bayram Câmii’dir. “Kemalist atanın” yâdigarı ise Anıtmezar’dır, Taksim Anıtı’dır ve bütün ülkeye dikilmiş olan heykellerdir.

Her yerde Müslüman ecdâdın izleri ve ruhu vardır. Cumhuriyetin ilân ettirilişini müteakip millet-i beyzâ’yı aldatan sonra Altı Ok ilkeleriyle sözde “yeni devleti” tanzim eden “Kemalist ataların” izini ve ruhunu gören var mı?

SÜLEYMANİYE CÂMİİ ATA YÂDİGARI, ANITMEZAR ATA YÂDİGARI DEĞİLDİR

Ecdâdın, torunları üzerinde hakkı vardır. Fakat, Kemalist ata olarak dayatılan “önderlerin” millet üzerinde hangi hakkının olduğunu söyleyebiliriz? Din ü millete zulmeden kaatil cumhuriyet “atalarının” üzerimizde hakkı olabilir mi?

Şair, “Sen bu ulu mabedde bulacaksın ecdâdı” diyor. Bir müddet Allahsızlığını ilân eden milletsiz cumhuriyetin “Kemalist atalarını” şairin dediği ulu mabette bulmak mümkün mü?

“Ecdâdınızla iftihar ediniz” derken kimler kastediliyor? “Kemalistlerin atalarıyla” iftihar eden Müslüman Türk milletinin bir ferdini duydunuz mu? İftihar etmesi için bir sebep var mı?

Ecdât sevgisinden bahsederken “Kemalistlerin atası” yüreğinizde bir şeyler hissettirir mi? “Kemalist ata”, bu milletin ecdâdını ve yadigârlarını hiç sevmemiş ki, kendisi sevilen ecdât hakkına sahip olabilsin.

Cumhuriyetle birlikte “en büyük Türk atası” övgüsüyle sayısız şiirler yazılsa da İslâmlaşmış ecdât ruhunu taşımadığı için anıtmezar dahilinde fosilleşip unutulacaktır.

Ali İLBEY-Habervaktim



BENZER YAZILAR

"Hocaları Toptan Kaldırmalı, din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" - Selânikî

Tarihçi Mehmet Ö. Alkan: Selânikî dini kullandı

Diktatör Mustafa Kemal Selânikî Kafirdi

M. Kemal’in kaburga kemiği neden kırıldı?

M. Kemal’in kaburga kemiği neden kırıldı? Ve Gazilik ünvanını nasıl aldı?

Ismet Inönü’ye göre M. Kemal’in kaburga kemiği Sakarya “vuruşmasında” kırıldı:

“…Aynı şekilde Sakarya vuruşmasında üç kaburga kemiği kırık olarak bir koltuğa mıhlanmış ancak hiç uyumadan yirmi iki gün yirmi iki gece vuruşmayı yönetmiştir.”[1]

Üstelik M. Kemal’in “hiç uyumadan yirmi iki gün yirmi iki gece” vuruşmayı yönettiğini iddia ediyor. Yani ancak bu kadar uydurulabilir diyorum. Yirmi iki gün yirmi iki gece hiç uyumamak !?!

Neyse… M. Kemal’in “Gazi” ünvanını Meclis’ten istemesi de herhalde attan düşüp yaralanmasından dolayı idi. Aşağıdaki sekizinci dipnot dikkatle okunmalıdır.

Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler, yani çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını söyler derler ya… Işte öyle, bazıları da M. Kemal’i öveyim derken işin gerçeğini ağzından kaçırıyor anlaşılan. Bazıları da gerçeği olduğu gibi büyük bir cesaretle söylüyor.

Bakalım M. Kemal’in kaburga kemiği düşman ile “vuruşurken” mi kırılmış…

1924 yılında önce Ekonomi ve sonra Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt “Atatürk İhtilali” adını verdiği eserinde, Sakarya Savaşı’nın devam ettiği günlere ait bir anısını şöyle anlatmaktadır:

“Atatürk… Sakarya Savaşları sırasında bir gün attan düştü. Kaburga kemiği kırıldı. Hemen ayağa kalktı. Yüzünü düşmana doğru çevirdi. `Günü gelecek ben de senin kemiklerini kıracağım´ diye haykırdı. Atatürk bütün bu sıkıntılara göğüs gerdi.”[2]

M. Esad Bozkurt, burda M. Kemal’i kahraman göstermek için onun “Günü gelecek ben de senin kemiklerini kıracağım” dediğini eserine yazmış. Ama bizde M. Kemal’in attan düştüğünü bu vesile ile öğrenmiş oluyoruz. Zaten attan düştüğünde düşman ile çarpışma falan da yok, “teftiş” esnasında attan düşüyor… Bunu da delillendireceğiz inşaallah.

Atatürk Araştırma Merkezi’nde şu bilgiye rastlıyoruz:

“M. Kemal Paşa, Başkumandanlığa geçmesinin hemen ardından yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri ile halkı ordunun donatılması için seferberliğe çağırdı. 12 Ağustos’ta Polatlı’da <<<teftiş yaparken>>> attan düştü ve kaburga kemiği kırıldı.”[3]

Bu bilgiyi, M. Kemal’in güvendiği hekimlerden olan ve ölümüne kadar M. Kemal’in sağlığı ile yakından ilgilenen Cerrahi profesörü Dr. Mim Kemal (Öke) teyid ediyor:

“M.Kemal Paşa’nın Sakarya Savaşı’ndan `önce´ cepheyi <<<teftiş ederken>>> hayvanının ürkmesiyle kaburga kemikleri kırılmıştı. Murat Bey arkadaşımla birlikte onu Çankaya’nın mütevazı bir odasında muayene ettik. Röntgeni alınmak üzere Cebeci Askeri Hastanesi’ne birlikte gittik.”[4]

Diğer taraftan M. Kemal’in 12 Ağustos 1921′de attan düştüğü ve üç kaburga kemiğinin kırıldığı, “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” isimli eserde naklediliyor.[5]

Sakarya Muharebesi’nde bizzat cephede bulunan Halide Edip Adıvar da M. Kemal’in attan düşüp kaburga kemiğini kırdığını doğruluyor:

“M Kemal Paşa, askeri bir kabine kurdu. Içlerinde (Diyarbakırlı) Kazım Paşa ile Miralay Arif Bey de vardı. Bu seçimin ilk haftası, çok heyecanlı geçti. Çünkü, M. Kemal Paşa <<<attan düşmüş>>> ve evine götürülmüştü.”[6]

Başka bir delilimizde Ali Çavuş:

“Düşman Polatlı’ya kadar gelmişti. Atatürk, Fevzi Paşa, Ismet Paşa karargahlarıyla, Malı köyü karşısında bulunan Türkoğlu Ali Ağa’nın çiftliğinde bulunuyorlardı. <<<Atına süratle atladı. Çok hızlı bindiği için eğerin üzerinden kayarak öbür tarafa düştü.>>> Yer düz olmasına rağmen ufacık bir taş kaburga kemiğine rastlamış ve kırmıştı.”[7]

Şimdi ise daha ilginç bir iddiaya yer vereceğiz…

Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, M. Kemal’in attan düşmesine “şarhosluğunun” sebep olduğunu ileri sürüyor. Ayrıca M. Kemal’in kaçmak istediğini de ekliyor:

“Bu Çal Dağı’nın düşmesi bütün ümitlerimizi bitirdi. Yeniden Türk Milleti’nin istikbali, hürriyeti, hayatı tehlikeye düştü, gidiyor. Artık hep ölü haldeyiz. Kimsede can kalmadı. Ağzımızı bıçak açmıyor. Bunun üzerine M. Kemal orduya geri çekilme emri vermiş. Bu haber de geldi. M. Kemal’in özel hizmetlerinde kullandığı Arnavut yaveri Salih (Bozok) de cepheden geldi. M. Kemal’in <<<eşyalarını topladı. Kaçıyorlar.>>> M. Kemal ata binmiş, <<<sarhoşmuş. Düşmüş, kaburga kemiği de kırılmış.>>> Meğerse Yunanlar sol cephemizi 10 gündür söktüremedikleri için ümitsizliğe düşüp geri çekilmeye karar vermişler. Ağırlıklarını Sakarya’nın batı cephesine alıyorlarmış. Fevzi Çakmak bunu sezmiş ve M. Kemal’e ‘Aman geri çekilme! Düşman da geri çekiliyor. Emri geri al.’ demiş. Ne ise M. Kemal geri çekilmeyi durdurdu. İşte Fevzi Çakmak bu vaziyeti kurtardı. Yoksa bütün emekler, askerlerin çabaları, dökülen kanlar boşa gidiyordu. Sakarya harbi bitince iki mühim şey olmuştu. M. Kemal hareket etmeden evvel, Meclis’ten kendisine `gazi´ ünvanı ve `mareşal´ ünvanı verilmesini istedi. Herkes: ‘Canım bu adama ne oluyor? Ne istiyor? Bunları ne yapacak?’ diyordu. Ve yine: ‘Galiba padişah olmak peşindedir. Şimdiden padişah gibi tuğrasına El-Gazî yazmak için bu ünvanı istiyor.’ diyorlardı. Şu adam müthiş bir yaratıktır. Ve nutkunda: ‘Meclis bana Gazi ünvanını verdi’ diyor. Hâlbuki böyle bir şey kimsenin aklına gelmemişti. Kendi istedi. Meclis ise ‘Olmaz’ dedi. Kıyamet koptu. Nihayet tehdit altında ve kendi adamlarını kullanarak `Gazi´ ünvanını aldı.”[8]

Sanırım bu kadar yeterlidir…

“Yetmez” diyenler için şu kaynaklara bakmalarını tavsiye ediyorum:

- Kılıç Ali, Atatürk’ün Son Günleri, Sel Yayınları, İstanbul, 1955, sayfa 7-8.

- Eren Akçiçek, Atatürk’ün Hastalıkları ve Ölümü, Güven Kitabevi, Izmir, 2005, sayfa 313-316.

- Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Bankası A.Ş. Yayınları, Istanbul, 1973, sayfa 721-722.

**********

KAYNAKLAR:

[1] Ismet Inönü; Devlet Kurucusu Atatürk, Belleten, C.33, sayfa 129, Ocak 1969, sayfa 18.

[2] Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk ihtilali, sayfa 189.

[3] Atatürk Araştırma Merkezi – Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yankıları (Melhâme-i Kübrâ Büyük Kan Seli veya büyük Savaş Alanı).

[4] Banoğlu, Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Garanti Matbaası, Istanbul 1967, sayfa 194-195.

[5] Dr. Eren Akçiçek, Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü (Güven Kitabevi, 2005) newsweek.

[6] Halide Edip Adıvar,Türk’ün Ateşle Imtihanı, Istiklal Savaşı Hatıraları, Nurer UĞURLU başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır. Dizgi – Baskı – Yayımlayan: Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Eylül 1998, Kısım 3, sayfa 2. (Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır)

[7] M. Kemal’in “Can Yoldaşı” Ali Çavuş, Zeynel Lüle, Doğan Kitap, 1. Baskı, Kasım 2008, sayfa 112-114.

[8] Dr. Riza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, sayfa 863, 864.

**********

`K. Çandarlıoğlu´



BENZER YAZILAR

Selânikî Nasıl Gazi Ünvanı Aldı?

“19 Nisan 1919′da Trabzon’a çıktım”

Lozan’da Alınanları Kim, Nasıl Verdi?

“19 Nisan 1919′da Trabzon’a çıktım”

Bundan tam 22 yıl önce “Zaman” gazetesinin manşeti gündemi sarsıyordu: “Atatürk, Samsun’a İngiliz vizesiyle gitti.”

Nezih Uzel’in haberine göre, 1972 yılında görüştüğü İngilizlerin istihbarat dairesi başkanı Yüzbaşı Bennett, İngilizlerin, “millî hareketi” başlatmak üzere Anadolu’ya gittiğinin farkına varmalarına rağmen Mustafa Kemal’e engel olmadıklarını söylemiştir. Hemen itirazlar gelir: Madem İngilizler vize verdi, öyleyse belgesi nerede?

Bunun cevabını Türkiye 2 yıl sonra yine gazetemizden öğrenecektir. 19 Mayıs 1991 tarihli “Zaman”ın manşeti bu defa “Samsun’a İngiliz vizesi” şeklindedir ve tam 6 belge ilk kez görücüye çıkmaktadır. (Sonradan bazı hokkabazlar kitaplarında bu belgeleri ilk defa kendilerinin yayınladığını yazarak pay kapmaya çalışacaktır ama nafile.) Haberi yapan Vehbi Vakkasoğlu, belgelerin kendisine, kimliğini bilmediği “Bir dost”un gönderdiğini yazmıştır. Bu benim de tanıma şansına eriştiğim “dost”un kimliğini 20 yıl sonra açıklıyorum: Kâzım Karabekir’in damadı merhum Prof. Faruk Özerengin.

Böylece Türkiye, o zamana kadar dümeni kırık, pusulası bozuk, eski bir vapurla İstanbul’dan kaçarak Samsun’a çıktığını söyledikleri Mustafa Kemal Paşa’nın, aslında resmi bir görevlendirmeyle ve en önemlisi de, İngilizlerin onayıyla Anadolu’ya gönderildiğini öğrenmiş oldu.

Bu arada başka şaşırtıcı ayrıntılar da çıktı karşımıza. Genelkurmay ATASE Arşivi’ndeki bir belge bize Mustafa Kemal Paşa’nın yanında hiç de azımsanmayacak büyüklükte bir “karargâh” götürdüğünü göstermektedir. Bu belgeye göre Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay ve 51 de silahsız küçük subay bindirilecek, yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır vs. ile 4 tane de otomobil verilecektir. (Aktaran: Z. Türkmen, “Mütarekeden Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal Paşa”, Bengisu Yay., 2010, s. 146.)

Lakin bütün bunlar ortaya çıksa da, Türkiye’de İnkılap tarihlerinin zırhını delip içine giremez. Giremez, çünkü İnkılap tarihleri bu tavırlarıyla bilim olma niteliklerini yitirmişler, bir retoriğe, coşkulu nutuklar atma tavrına gömülmüşlerdir. Bütün bu çalışmalarda anlı şanlı profesörlerin, “Ulu Önder Atatürk’ün dediği gibi…” diye başlayan makalelerini okuyunca tarih bilimi adına hüzünlenmemek elde değil. Bir kişiyi tarih üstü bir şahsiyet yapmaya, onu her bakımdan haklı çıkarmaya çalışmaya çalışan bir anlayışın, 1945 öncesi İtalya ve Almanya’sındaki tarihçilikten pek farkı kalmıyor.

İşte Şark Fatihi Kâzım Karabekir Paşa’nın kitapları, 1933′ten beri resmi tarihe bayrak açmasına, Ali Fuat Cebesoy’un hatıraları 1950′lerden itibaren yayınlanmasına, onca belgeye rağmen geldiğimiz nokta 1927′deki anlayışı aşabilmiş değil.

Kâzım Karabekir, yakın tarihi deşifre ettiği kitaplarında bize Milli Mücadele’nin farklı bir anlatısını veriyor. Lakin kimsenin tındığı yok. Peki bu adam hain mi? Değil. Hırsız mı? Asla. Namussuz mu? Haşa. Genelkurmay Başkanlığı anma toplantısı düzenlediğine göre resmen benimseniyor da. Öyleyse neden söyledikleri kaale alınmıyor?

Mesela Karabekir, Milli Mücadele’nin farklı bir öyküsünü anlatmaya şöyle başlıyor:

“19 Nisan 1919′da Trabzon’a çıktım. Doğu’daki askeri vaziyet şöyleydi…”

Bu sert cümle, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın “Nutuk”una başlarken kullandığı “19 Mayıs 1919′da Samsun’a çıktım” cümlesine bir tür meydan okumadır. Arkasından da özetle şunları der:

<İstanbul’a döndüğümde herkesi çok umutsuz gördüm. Arkadaşım İsmet (İnönü) “Bu iş bitti Kâzım, gidip çiftlik satın alalım, sen Kâzım Ağa ol, ben İsmet Ağa olayım.” diyordu. Mustafa Kemal’le Şişli’deki evinde görüştük. Hastaydı. İstanbul’da kalmanın tehlikeli olduğunu ve bir an önce Doğu’ya gidip oranın hırpalanmamış kolordusuyla ve mert halkıyla el ele verip istiklal mücadelesini başlatalım dedim. Fakat o sırada Paşa’nın aklı İstanbul’da kalıp kabineye bakan olarak girmekteydi. Bana “Bu da bir fikirdir” dedi. Ben de ona “Fikir değil, karardır” dedim. Ve en kısa zamanda bir yolunu bulup Doğu’ya gideceğimi, gelmesi halinde kendisini başkomutan olarak karşılayacağımı söyledim. Bana “İyi olayım, düşünürüz” diye cevap verdi. Ben de tayinimi Erzurum’a çıkartarak 12 Nisan 1919 günü “Gülcemal” vapuruyla İstanbul’dan vapurla yola çıktım. 17 Nisan’da Samsun’a, 19 Nisan’da da Trabzon’a çıktım. Oradaki Muhafaza-i Hukuk ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleriyle görüşerek Erzurum Kongresi’nin yapılmasına karar verdik ve Mustafa Kemal Paşa’yı davet ettik. Başlangıçta Erzurumlular Mustafa Kemal’e güvenmedikleri için onu kongreye almak istemediler ve benden güvence istediler. Ben de hem kendilerine güvence verdim hem de huzurumda Paşa’ya yemin ettirdim. M.Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi’ne katılmasının önünü açtım.>

Karabekir Paşa’nın sözleri bu şekilde sürüyor. Ancak anlattıklarının bizi çok farklı bir yakın tarih resmiyle karşı karşıya getirdiği kesin.

Şöyle de düşünebilirsiniz:

Eğer Karabekir Paşa savaştan sonra iktidarı ele geçirmiş olsaydı belki de biz 19 Mayıs yerine 19 Nisan’ı İstiklal Savaşı’nın başlangıç tarihi olarak okuyacak, Bandırma vapuru yerine Gülcemal’i hatırlayacak, kutlamaları ise Samsun yerine Trabzon’da yapacaktık. Ya da Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarını esas alsaydık onu Milli Mücadele’nin başlatıcısı olarak görecektik.

Ne demek istediğimi şöyle netleştireyim:

Tek odaklı bir tarih, tarihin ancak bir kısmını aydınlatabilir. Bir konak düşünün. Biz sadece bir odasını aydınlatmışız, diğerleri karanlık. Elektrik bağlatmıyoruz, bağlatılmasına da karşı çıkıyoruz. Bu durumda o konağın tamamını temsil ettiğimizi nasıl iddia edebiliriz?

Biz de diyoruz ki, konağın bütün odalarına elektrik bağlansın, herkes konuşsun, içini döksün. Çocuklarımız da bu farklı tarih anlatılarını okuyup tartışarak tarihin aynı zamanda demokrasinin de öğretmeni olduğunu öğrensinler. Zaten ne geldiyse tartışamamaktan gelmedi mi başımıza?

“19 Nisan 1919′da Trabzon’a çıktım” sözünü bir de bu ışık altında okumaya ne dersiniz?

Mustafa Armağan - Zaman (15 Mayıs 2011)



BENZER YAZILAR

M. Kemal Paşa'ya Samsun Vizesini Bir İngiliz Subay Verdi

Bandırma Vapuru tamamen bir kandırma vapuruna dönüştü

Selânikî Nasıl Gazi Ünvanı Aldı?

Selânikî Nasıl Cumhurbaşkanı Oldu

İnönü’nün Harf İnkılâbı İtirafı

Harf inkilabi; eski yazinin zor ögrenebilindigi icin yapildigini iddia eden Laiklere, harf inkilabi mimarlarindan birisi olan Inönü´den cevap…

İşte İsmet İnönü’nün ağzından, harf devriminin asıl amacı:

“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi. (ki zor da değildir. 2 ayda, 6 yaşında çocuklar çok rahat öğrenebiliyor ‘A.B’) Uzun yıllar devlet eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti.(uzun süren harblerden dolayı ‘A.B’. ) ; vermiş olsaydı şüphesiz ki daha yüksek olurdu. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı.(…) Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. (…) Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.”

Kaynak: İnönü, Hatıralar C.II s 223



BENZER YAZILAR

Latin Yazısı Türk Yazısı Değildir!

Selânikî olmasaydı yine İnkılâb olurdu

Selânikî Nasıl Cumhurbaşkanı Oldu

 
Sanıyor musunuz ki Mustafa Kemal Çankaya'ya büyük bir mutabakatla çıktı. Alakası yok! Ali Şükrü'süz, Topal Osman'sız Selânikî'nin (resmî isim Atatürk) Cumhurbaşkanı seçilmesini anlatmak mümkün değildir.

Selânikî önce meclisi seçti, sonra kendisini cumhurbaşkanı seçtirdi, ama yine de cumhuriyet ve kendi cumhurbaşkanlığı üzerinde tam bir mutabakat sağlayamadı. Bize anlatılan tarih ne yazık ki, Cumhuriyet'in ilanından sonra Selânikî'nin hiç tartışılmadan, son derece büyük bir kamuoyu desteği ile cumhurbaşkanı seçildiğini söyler. Yalan söyleyen tarih utansın!

Selânikî'nin Cumhurbaşkanlığına giden yol anlatılırken hiç anlatılmayan çok önemli tarihi olaylar vardır. Şimdi... İsmet Paşa Lozan'a gitti geldi ve başarısız oldu. Selânikî İsmet Paşa ile Eskişehir'de buluştu ve Lozan hakkında bilgi aldı. Ankara'ya döndüğünde kendisini kimse karşılamadı. Rauf Orbay Başbakan'dı, ona niçin karşılanmadığını sordu. Rauf Orbay başbakanlıktan istifa etti. Meclis Lozan görüşmelerini değerlendirmek için toplandığında tam dokuz gün Mustafa Kemal eleştiri yağmuruna tutuldu. Mustafa Kemal'e açıkça yüklenemeyen milletvekilleri İsmet Paşa'ya yükleniyorlardı.

Hariciye Vekili İsmet Paşa gensoru ile düşürülecekti. Ama Selânikî Rauf Orbay'ın kendisinin Lozan Görüşmeleri'ne gitmek istediğini yayarak milletvekillerini böldü ve İsmet Paşa da Lozan'a geri döndü. Ali Şükrü Lazistan milletvekiliydi.

Bölgesinde yolsuzluk ve zulüm olduğunu mecliste yaptığı bir konuşmada anlattı. Bunun sona erdirilmesi için meclisin ağırlığını koyması gerekiyordu. Ali Şükrü Lozan Konferansı'ndaki başarısızlıkları anlattığı bir oturumda, "Savaşta kazanılan masada kaybediliyor" diyordu. Mustafa Kemal öfkesinden silahına sarılmış, Ali Şükrü de silahını çekmişti.

Mecliste yaşanan bu olaydan sonra Ali Şükrü evinden meclise giderken ortadan kayboldu. Diğer Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit Ali Şükrü'nün siyasi bir cinayete kurban gitmiş olabileceğini söylüyordu. Ali Şükrü'yü öldürenin Topal Osman olduğu ortaya çıktı. Ali Şükrü'nün cesedi bir kaç gün sonra Topal Osman'ın Çankaya'daki karargahının yakınlarında toprağa gömülü olarak bulundu.

Topal Osman'ın karargahı top ateşine tutuldu. Topal Osman öldürüldü. Ziya Hurşit, Topal'ın öldürülmesini izlerin ortadan kaldırılması olarak yorumladı ve Ali Şükrü'nün ölümünden Mustafa Kemal'i sorumlu tuttu.

Selânikî meclisin dağılacağını ve seçime gidileceğini arkasından da Halk Fırkası'nın kurulduğunu açıkladı. Meclis dağıtıldı, Halk Fırkası (Partisi) örgütlendi. Mustafa Kemal partinin de başkanı oldu. Milletvekilleri Mustafa Kemal'in parti başkanlığından istifa etmesi gerektiğini söylediler.

Çünkü hem devlet başkanı hem parti başkanı olunmamalıydı. Selânikî milletvekillerini tersledi. Yeni yönetim şeklinde partiler değil parti olacaktı. Bu da Mustafa Kemal'in partisiydi. Bu gelişme üzerine silah arkadaşları Mustafa Kemal'den uzaklaşarak Rauf Bey'in önderliğinde toplandılar. Selânikî'nin etrafında sadece İsmet Paşa ve Fevzi Paşa kaldı.

Tahmin edileceği gibi Halk Fırkası her yerde seçimi kazandı! Milletvekili seçilenler Mustafa Kemal'in onayı ile seçildi. Halk Fırkası'nın seçim bildirgesi 6. maddesinde "Ordu mensuplarının refahlarını sağlamak esastır" deniliyordu.

Yeni Meclis toplandı. Çok sesliliğin olmadığı bir meclisti. Asker milletvekillerinin sayısı birinci meclise göre yüzde 20'ye çıkmıştı. Tüm ordu ve kolordu komutanları milletvekili seçilmişti. Buna rağmen yine de Mustafa Kemal'e muhalif yok değildi ve özgür bir oylamada milletvekillerine cumhuriyeti kabul ettirmek mümkün görünmüyordu.

Fevzi Paşa mecliste ordunun son askerine kadar Mustafa Kemal'in yanında olduğunu söyledi.

Selânikî hükümeti istifa ettirdi. Ortalık yeniden karıştı. Meclis yeni hükümeti kuramıyordu. İşte bu sırada Selânikî "Böyle gitmemeli, yarın cumhuriyet ilan edeceğiz" dedi. 29 Ekim günü "Bu koşullar altında hükümet kurmak imkansız.

Türkiye'nin bir cumhuriyet olmasına, başında da bir cumhurbaşkanı olmasına karar verdim."

Oysa milletvekilleri Selânikî'yi hükümeti kursun diye çağırmışlardı. O rejimi değiştiriyordu. Önce Cumhuriyet ilan edildi. Oylamaya meclisin yüzde 52.7'si katılmadı. Arkasından Cumhurbaşkanlığı seçimine gidildi. Tek aday Mustafa Kemal'di. 334 milletvekilinin 158'i oylamaya katıldı, geri kalan 176 üye ise ne Cumhuriyet'in oylamasına ne de Cumhurbaşkanı seçimine katılmamıştı. Bu durumda Selânikî hem meclis başkanı, hem cumhurbaşkanı, hem Halk Partisi'nin başkanıydı.

Başkomutandı. Cumhurbaşkanı olduğu için Hükümet'i de kendisi atayacaktı. 1924'de değiştirilen Anayasa gereği Selânikî her dört yılda bir 1927, 31 ve 35'de tek aday olarak cumhurbaşkanı seçildi. Fakat yine de meclisin tamamının oylarını alamadı.

1927'de 335 üyeden 288'inin, 31'de 351 üyeden 289'unun, 1935'de de 444 üyeden 386'sının oyunu aldı. Selânikî işte böyle Cumhurbaşkanı oldu!


BENZER YAZILAR

Selânikî Nasıl Gazi Ünvanı Aldı?

Selânikî Hakk’a Tapan Türk Milletinin Atası Olabilir mi?

Daha cumhuriyet yokken Osmanlı çok partiye geçti

Lozan Zafer Değil Hezimetdir!

M. Kemal Paşa'ya Samsun Vizesini Bir İngiliz Subay Verdi

Her şey, 30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Ateşkes antlaşması gereği, 15 Mayıs 1919 Perşembe günü İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgali ile başladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün hatıralarından ve Nutuk’tan anladığımız kadarıyla Mustafa Kemal Paşa’nın paravan bir vazife ile Samsun’a çıkması ve bu vazifenin Padişah 6. Mehmet Vahideddin Han tarafından bilinmesi ve devrin Harbiye Nazırı tarafından onaylanması bilinen bir hakikat…


İzmir’in işgalinden bir gün sonra, İngiliz deniz subayı john Benneditt Godolphin tarafından verilen vizeyi cebine koyarak 16 Mayıs 1919 da Bandırma vapuru ile Samsun’a doğru yola çıkan 9. Ordu müfettişi ve Padişah Vahideddin Han’ın fahri yaveri Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 pazartesi günü Samsun’a varır. Sonra hepimizin bildiği gibi Havza, peşinden 22 Haziranda Amasya, 23 temmuzda Erzurum, 4 eylülde Sivas kongreleri ve en nihayet 23 Nisan 1920’de Ankara’da Hacı Bayram Veli Camii’nde okunan Kur’an-ı Kerim, kesilen kurbanlar ve padişaha bağlılık yeminlerinin akabinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi…


27 Nisan 1920 meclis açılışının 4.günüdür. Mecliste bir hareketlilik var. Meclis kürsüsünde meclis başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa Şunları söyler;
…Efendim resmi görüşmelere geçmeden bir şey arz etmek istiyorum.İstanbul’dan Harbiye Nazırı Fevzi Paşa Hazretleri (Mareşal Fevzi Çakmak) Ankara’ya girmek üzereler. Eğer tensip buyurursanız meclisimizden bir heyet Fevzi Paşa hazretlerini karşılamak üzere yola çıksın. (meclisten hep beraber karşılamaya gidelim sesleri) Mustafa Kemal Paşa:

Peki efendim o halde bütün meclis olarak hep beraber karşılamaya gidelim. Bu sebeple meclisi tatil ediyorum dedi. Ve hep beraber kendi ifadesi ile padişahın emri üzerine Ankara’ya gelen Harbiye Nazırı (savaş bakanı) Mareşal Fevzi Çakmak’ı karşılamaya gittiler.


Meclis aynı gün öğleden sonra saat 16.00 da meclis başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında açıldı. İlk olarak söz alan Konya milletvekili Abdulhalim çelebi efendi, meclisteki milletvekillerinden oluşan bir heyetin İstanbul’a gidip hem padişaha bağlılıklarını bildirip hem de İstanbul’daki mevcut durumu gözlemlemesini teklif etti. Bunun üzerine Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey;



…Müsaade buyurulur mu efendim.? Fevzi paşa hazretleri hadiselerin mahallinden teşrif etmişlerdir. Vak’aları gözleri ile görmüşlerdir. Yaşadıklarını lütfen bizimle paylaşsınlar. İstanbul’a gitme işini bilahare görüşürüz dedi. Bu arada, Mustafa Kemal Paşa’nın odasında istirahat eden Harbiye Nazırı Fevzi Paşa, meclis görüşmelerinin yapıldığı yere girdi. Alkışlar eşliğinde kürsüye çıktı. Ve Hemen hemen hiç kimsenin bilmediği şu tarihi konuşmasını yaptı.


…Sevgili mebus arkadaşlar; Söze başlarken İstanbul’un esaret muhitinden kurtularak Ankara’nın hür muhitine geldiğimden dolayı Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür ederim. (Şiddetli alkışlar) Ve beni böyle karşılayan sizlere de teşekkür ederim. Efendiler, gerek padişahımız efendimiz hazretleri, gerek bendeniz, beşyüz senelik bakir payitahtımızın ilk defa düşman tarafından işgali faciasını görmek bedbahtlığına uğramış felaketzedelerdeniz. İstanbul’un işgal edildiği gece İngilizler arabalarla , İstanbul’a Üsküdar ve Beyoğlu’na bahriye askerleri çıkartarak tüm ehemmiyetli yerleri tuttular. Şehzadebaşı’ndaki yatakhanelerinde uyuyan bir askeri birliği taradı. Canlı kalan askerleri dışarıda halkın gözü önünde öldürdü. (Meclisteki milletvekillerinden kahrolsunlar sadaları) O sırada İngilizler Harbiye Nezaretini işgal ederek benim makam odama kadar süngülü neferlerini soktular ve onlar tarafından belirlenen emirleri vermemi istediler. Göğsüne düşman süngüsü dayanmış bir Harbiye Nazırı, İstanbul’un hür ve Makam-ı Hilafet olmak meziyetini kaybettiğini görmüş ve bakan olmak sıfatı ile çok üzülmüştüm. Bu konuda derhal Sadrazama (başbakana) malumat verdim. Bakanlar Kurulu’nun toplanması emrini verdi. Ben de bu toplantıya odamın içinde ve dışında bulunan 400 İngiliz askerinin ve onlarla iş birliği yapan Ermeni ve Rum vatandaşların arasından nefret dolu bakışları altında katılmak üzere Bakanlık binasından çıktım. (Kahrolsunlar sadaları) Hükümet de askerlerimizin şehit olması noktasında lazım gelen protestoyu yazmada geç kalmadı. Bir gün sonra Padişahımız Efendimizle görüşmek üzere Cuma selamlığına gittim.
Yozgat milletvekili İsmail Fazıl Paşa sordu; “Hangi camiye paşam ?
Fevzi Paşa (devamla); Beşiktaş Yıldız’da Hamidiye Camii’ne efendim. Namazdan evvel padişahımız bendenizi kabul ettiler. Fevkalade üzgün bir halde bulunuyorlardı ve Sultan Vahideddin Han Bana dediler ki;
…Ben bugün böyle müthiş bir azap içinde camiye gelmek istemiyordum. Fakat halife olmam veçhiyle bu Cuma selamlığı bana bir dini mükellefiyet. 50 yıllık bir yıkımın enkazı altında kalmak da bana çok ağır geliyor. Bu enkazın altında ezildik
. Diyerek üzüntüsünü dile getirdi.


Ertesi hafta padişahımız beni Cuma selamlığında tekrar karşıladı ve buyurdu ki;

...PAŞAM AMAN ANADOLU İLE İRTİBATI TEMİN EDİNİZ”.Ben de dedim ki efendim irtibat hazırdır. Fakat İngilizler sıkıntı çıkartıyor. Bu sözüm üzerine zat-ı şahane bana; “- olsun siz sakın Anadolu ile irtibatı kesmeyiniz” buyurdular.

Arkadaşlar İngilizler bizden ve padişahımız efendimizden Anadolu harekâtını ve Kuvva-i Milliye’yi inkar ve reddetmemizi istediler. Biz bunu kabul edemedik ve etmedik de … Çünkü Kuvva-i Milliye’yi reddetmek doğrudan doğruya halkı reddetmek demektir. Biz bunun farkındaydık. Sonra dediler ki siz ve padişahınız Kuvva-i Millye’yi reddetmezseniz bütün yolları keseriz. Anadoluya giden tüm buğdaylara el koyup yalnızca bize yakın olan Ermeni ve Rum halka buğday verir. Türk halkını açlığa terk ederiz. Hükümet olarak biz ve Padişahımız buna rağmen Anadolu harekatı ve Kuvva-i Milliye aleyhinde en küçük bir söz söylemedik. Zinhar söyleyemezdik. (meclisten kahrolsunlar sedaları).

PADİŞAHIMIZ ANKARA’NIN ZAFERLERİYLE SEVİNİP, BAŞARISIZLIKLARI İLE HÜZÜNLENMEKTEYDİ. O sıralarda hepinizin malumu olduğu üzere İngilizler baskıyla tehditle o mahut fetvayı aldılar. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin imzaladığı Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanı malumunuz olduğu üzere o fetva süngü zoruyla alınmış ve İslam sinesinin birbirine düşürülmesi hesaplanmıştı. O fetva acı bir vesikadır. Millet ve siz sanırım bu fetvanın geçerli olmadığını ve hangi şartlarda zorla yazdırıldığını anlamışsınızdır. (Tüm meclisten şüphesiz sedası yükselir.)

Konya Milletvekili Refik bey; …Zaten o fetvanın bizce bir hükmü yoktur. Hangi baskılarla yaptırıldığı bizce de malumdur. Demiştir.
İstanbul’dan padişahın telkin ve emirleriyle Ankara’ya geçen Fevzi Çakmak sözlerini bitirerek coşkun bir alkış tufanı altında kürsüden inmiştir.


PADİŞAH SULTAN MEHMED VAHİDEDDİN HAN, HARBİYE NAZIRI MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK PAŞA’YA HİTABEN;

…GİT, SEN DE ANKARAYA GİT… BURADA YAPILACAK BİR İŞ KALMAMIŞTIR şeklinde hitap etmiştir. Bunun üzerine Harbiye Nazırı 26 nisan 1920 günü İstanbul’dan gizlice çıkmış ve 27 Nisan 1920 günü Ankara’ya ulaşmıştır.

Gerçek ve bilimsel bir tarih anlayışına kavuştuğumuz güne selam olsun…



KAYNAKLAR ;


1 – ŞAHBABA , MURAT BARDAKÇI, GRİ YAYINLARI , 4. BASKI , SAYFA ; 635-636-637
2 – SON İMPARATOR VAHDETTİN, KARAKUTU YAYINLARI , 3. BASKI , TİMUÇİN MERT , SAYFA;106-107-108-109-110
3 – VAHDEDDİN’DEN MUSTAFA KEMAL’E , TÜRK EDEBİYETI VAKFI YAYINLARI , 3. BASKI , İLHAN BARDAKÇI , SAYFA ; 58-59-60-61-62-63
4 – BELGELERLE MUSTAFA KEMAL VE VAHDETTİN ,MOR KALEM YAYINLARI , 1. BASKI , HANRİ BENAZUS , SAYFA ; 99-100-101-102-103
5 – VAHDETTİN HAİN Mİ? ,LAMURE YAYINLARI , 1. BASKI , İSMAİL ÇOLAK ,SAYFA ; 45-46-47-48
6 – GÖRÜP İŞİTTİKLERİM , TÜRK TARİH KURUMU YAYINLARI , 3. BASKI , ALİ FUAT TÜRKGELDİ , 182-183-184-185
7 – T.B.M.M. ARŞİVİ ZABT-I CERİDE SAYFA 90-91-92-93